MEHMET AKSEL'DEN

Bir koleksiyonun anatomisi

27.05.2021

Çok sevdiğim bir dostum vardı (Beni tanıyanlar bilir, ‘dostum’ yazmam için bayağı bir emek gerekir taraflar arasında). Aslında karımın arkadaşıydı ve karımla tanıştığımda başlayan sohbetimiz, en azından benim nezdimde birlikte vakit geçirmekten keyif duyulan bir arkadaşlığa evrilmişti.

Neyse, ne diyordum, çok sevdiğim bir insan vardı (Bana kırgın olmasaydı keşke, izin alıp adını gururla yazardım buraya). Özellikle MSA kurulurken üzerimde çok emeği vardır.
Bıkmadan usanmadan verdiği finansal ikazlar ve öğütler dahil, yakın geçmişinde iflas yaşamış bendenize verdiği ‘Yine yaparsın’ desteği, emin olun başka bir köşe yazısına konu olur.

 

Ne yazık ki bana sadece Türkiye ya da benzeri kültürdeki ülkelerde kabahat sayılan ya da sayılabilecek bir konuda kırıldı.

Nadiren ve tesadüfen karşılaşıyoruz, tabii ki ayaküstü hal hatır da soruluyor ama anladığım anlamda neredeyse 10 yıldır konuşmuyoruz. Benim adıma üzücü bir kayıp oldu.

Görüştüğümüz zaman dilimi içinde (sanırım yedi sekiz yıla tekabül ediyor) ben ki detaycıyımdır, benim bile havsalamın almadığı bir araştırmayla tamamı dokuz ciltten oluşacak yeni kitabı üzerinde çalışıyordu. Bugün o ansiklopedik çalışma, dünyada tek.

Araştırmacı, yazar ve daha birçok hak edilmiş unvanı, çalışması ve meziyeti olan bu eski dostum, aynı zamanda iyi de bir koleksiyonerdi.

Yazıya çok uzun bir giriş oldu ama bunu fazlasıyla hak ettiğini düşünüyorum.

Bana bir gün bir zarf verdi ve “Biriktirmek çok güzeldir ve biliyorsun ben de çok meraklıyım biriktirmeye, sana da tavsiye ederim, bu da benim sana başlangıç hediyem olsun” dedi.

Zarfı açtım, içinden sanırım yüz küsür yıllık Osmanlıca bir menü çıktı.

Zaten eskiyi seven ve sıkça da eski günlere kafası giden bir adam olarak nereden bilebilirdim ki o anın benim hayatımdaki mihenk taşlarından biri olduğunu?

O gün o menüye bakışımı, o anda aklımdan geçenleri ve anında kurduğum hayalleri anlatsam, bu da başka bir yazı konusu olur. Sözüm olsun.

MSA’nın müzesi o gün kafamda kurulmuştu.

Dedim ki içimden, “Öyle bir müze ve kütüphane olmalı ki gerek öğrenciler, gerek aileleri, gerekse bizim MSA ekibi görmeli, bu yiyecek-içecek kültürü nerelerden gelmiş, nerelere gidiyor bu topraklarda.”

Hayal kurması kolay da, cepte para yok. MSA’nın ilk kurulduğu zamanlar.

Ufak ufak müzayedelere gitmeye başladım. Aslında size “Müzayedelere katılıyordum” yazmak isterdim ama para yok ki bir şey beğenirsem el kaldırayım.

Bahsettiğim paralar aslında ufak tefek miktarlar ama birkaç obje ve birkaç evrak bir araya gelince, bir de müzayede firmasının komisyonu falan derken hesap kabardıkça kabarıyor.

Aynı zamanda bit pazarı ve sahaf gezileri de başladı, onlar da tadından yenmiyor haliyle.

Artık hafta sonlarım bazen karım, bazen arkadaşlarım, bazen de (o zamanlarda ufak olsalar da) kızlarımla beraber gittiğim eğlenceli ve bir o kadar da öğretici uğraşım haline gelmeye başlamıştı.

Alması, gerekiyorsa bakımı, biriktirmesi, koruması ve muhafaza etmesi ne kadar zevkli ise insanlara sergilemesi, paylaşması ve hatta üzerinde saatlerce konuşması başka bir hobi olmaya başlamıştı. Hala da öyle.

Derken aylar ayları, yıllar yılları kovaladı. Tüm o müzayede evleri tanıdıklarım, tüm o sahaflar akranım ve tüm o bağlantılarım, geçen zaman içinde bana özel gönüllü araştırmacı tedarikçiler haline geldi.

Artık o piyasada yeni bir ürün müzayedeye çıkacaksa çoğunlukla önce benim önüme geliyor, bizim müze için ilginç olduğunu düşünmezsek diğer satış kanallarına gidiyor şeklinde bir durum oluştu.

Ne topluyoruz?

Kısaca anlatmam gerekirse; Osmanlı’nın orta ve son dönemlerinden başlayarak (daha eskiler de var ama geneli etkilemez) şimdilik 80’lere, 90’lara uzanan bir portföy diyebilirim.

Bahsettiğim zaman dilimi içinde bu topraklarda yaşamış ve/veya hala yaşamakta olan neredeyse tüm markalarımızın ürünleri, şişeleri, kutuları, konserveleri, çuvalları, ambalajları, reklamları, afişleri, posterleri ve efemeraları. Bunlara ek olarak yine çok geniş bir yelpazede yiyecek ve içecek hazırlama, pişirme ve saklama gereçleri.

Kütüphanede 10 bine yakın güncel akademik eser ve süreli yayının yanı sıra kitaplar, el yazmaları (en eskisi 1454 senesinden -hicri 858-) dahil 500’e yakın nadir ve/veya eşsiz eser. Bu eserler de genelde yiyecek, içecek, üretim, yetiştiricilik kitapları ve not defterleri diyebilirim.

Önemli bir hatırlatma: Bu objelerin (koleksiyoncuların dünyasında ‘parça’lara genel olarak ‘obje‘ deniyor) tamamı ‘Osmanlı toprakları’ diye sınırlandırabileceğimiz bir alanda kullanılmış malzemeler. Bize değmemiş hiçbir obje yok aralarında. Farklı ülkelerden gelmiş olanlar tabii ki var ama onlar da ya Osmanlıca etiket ya da damga taşıyor. Kısaca hepsi bizim yiyecek – içecek tarihimiz.

Bu bahsettiğim etiketler mutlaka (20’lerden öncesi) dört lisanda oluyor. Osmanlıca, Fransızca, Rumca ve Ermenice.
Daha sonraki yıllarda ise yine çok ilgimi çeken bir konu; aynı markanın farklı tarihsel dilimlerde poster, afiş, etiket ya da reklamlarındaki taktik değişim… Bu da başlı başına bir yazı konusu.

Özetlemek gerekirse, ilk zamanlarda markalar, markasının ve ürününün iyi olduğunu anlatma gayretindeymiş; ‘güvenilir marka’, ‘iyi bisküvi’… Tarih günümüze yaklaşırken ise ürünün lezzetinden ziyade müşterinin sağlığına ve mutluluğuna odaklanır olmuşlar; ‘sağlıklı çorba, mutlu sofralar’…

Artık bu koleksiyon, MSA Müzesi ve MSA Kütüphane ve Dokümantasyon Merkezi adı altında iki büyük değer oldu.

İlk zamanlar ekip içinde ‘Mehmet beyin hobisi’, ‘Mehmet beyin işgüzarlığı’ diye hissedilen, ‘Mehmet bey bu kırık şişelerle, kurtlu kitaplara neden para veriyor ki’ şeklindeki bakış açısı, uzun zamandır yerini ‘bizim müzemiz’, ‘bizim kütüphanemiz’ ifadelerine bıraktı. Herkes için bir gurur kaynağı.

Varlığından bile haberimiz olmayan bir ürünü bulduğumuzda yüzümüzdeki engellenemez sırıtma, müzayedede çok ilgilendiğimiz bir objenin bizde kaldığı anda aldığımız tarifsiz keyif, yıpranmış bir objenin tadilat gördükten sonra elimize almaya bile kıyamadığımız zarafeti ve hatta yeni gelen ürünlerin kataloglanıp vitrine yerleştirilirken ki heyecanı da bizler için işin kaymağı.

Geldiğimiz noktada 2 bin 500’den fazla obje, 1000’in üzerinde menü ve 10 bine yakın kitapla, inanılmaz bir değer yarattık MSA’da.

Tabii iş büyüyünce ziyaretçi yelpazesi de genişledi. Bazen tanımadığımız simalar/öğrenciler görüyoruz okul içinde, kendi çalışmaları ve ödevleri sebebiyle (hoş) geliyorlar ve faydalanıyorlar koleksiyondan; bazen de okul turları görüyoruz geziye gelmiş minik öğrenciler şehrin dört bir yanından.

Amaç dünyayla paylaşmak

Şimdi sıra geldi bu hazineyi dünyanın beğenisine sunmaya, çünkü amaç sadece İstanbul değil, dünyayla paylaşmak.

Bilmiyorum biliyor muzunuz, ‘Google Arts&Culture’ var.

Google’ın dünyanın önde gelen birçok müzesiyle işbirliği halinde geliştirdiği bir uygulama ve platform. Şu anda 2 binden fazla müze, 100 binden fazla eserle bu platformda yer alıyor.

Sevgili Asude Akaylı’nın yönlendirmesiyle bize ulaşmışlar. Doğal olarak harika bir işbirliği çıktı ortaya.

Gururla yazıyorum ki bu hafta Google Arts & Culture’a da çok yakında açıyoruz müzemizi.

Tüm eserleri değil, sadece özel seçilmiş ve çok çok çok çalışılmış bir kürasyonu dünyanın incelemesine sunduk.

Ne mutlu ki biz de MSA Müzesi’ni dünyadan MoMA The Museum of Modern Art, Uffizi Gallery, Rijksmuseum ,The Victoria and Albert Museum, Türkiye’den ise Sakıp Sabancı Müzesi, Pera Müzesi, Sadberk Hanım Müzesi ve İstanbul Modern Sanat Müzesi gibi seçkin müzelerin arasında tüm dünyaya gösterebileceğiz.

İlerleyen zaman içinde sadece objelerle ve kitaplarla da kalmayıp, Türk mutfağı ve Türk kahvesini de tanıtmak istiyoruz bu platformdan. Kendi tat ve değerlerimizi tanıtmak için daha güzel bir platform hayal edemiyoruz.

Çok heyecanlıyız.

Bakın hediye edilen bir eski menüden neler geldi başıma.

Bu da Asude’den…

“Bir kelime kararını, bir duygu hayatını, bir insan seni değiştirebilir” demiş Konfüçyüs.

Bu da benden…

Siz siz olun çevrenizi hep size akıllı kelimeler sarf eden ve güzel duygular hissettiren insanlarla doldurun.

“Hep bana hep bana” yapmayın ama.

Print